Şili-Bolivya

ŞİLİ-BOLİVYA

BAŞLIK 1: Kitabın sonu

BAŞLIK 2: Yeryüzünün gölleri böyle renkli olabilir mi?
Bu gezi yazısı, 2001’de çıktığımız üç aylık Güney Amerika seyahatimizden bir kesit. Şili-Bolivya sınır bölgesinde gördüğümüz manzaralar ve yaşadığımız maceraları anlatıyor.

Her zaman, bir kitabın sonunu okurum öncelikle. Kitaba başlamadan önce sonunu öğrenmeyi çok severim. Böylece, sonuç için, sonuca ulaşmak için okumamış olurum kitabı. Böylece, ‘yolculuk varmaktan yeğ’ olur. Hayatımızı yaşarken de, sonucun değil de, oraya ‘ulaşma çabası’ sırasında yaşananların daha önemli olduğunu düşünürüm ve ancak böyle bir yaklaşımın anımızı doyasıya yaşamamıza yardımcı olduğuna inanırım.

Hele bir de, kitabın sonu etkileyiciyse ve kalbimi kıpır kıpır ediyorsa o zaman zevkle başlarım hikayeyi okumaya. Yolculuğu doya doya yaşamaya…Bu gezi yazısını, sondan başlayacağım yazmaya. Belki, siz de sonundan etkilenip yazının geri kalanını okumak istersiniz…

Dünyanın en yüksek şehirlerinden biri olan Potosi’de (4070m.), yerin neredeyse 10 kat altındayız. Bir patlama sesi duyuyoruz, ardından 12 tane daha, yer gümbür gümbür, bağrımızda hissediyoruz titreşimi… Rutubet kokan dehlizin duvarlarına yapışıyoruz. Korkudan ağzımızdaki koka yapraklarını iyice çiğnerken uzaktan gelen kayaların devrilme seslerini dinliyoruz koca kulaklarla…Kuvvetli bir toz ve hava dalgası geliyor ve elimizdeki nuhnebiden kalma gaz lambaları bir anda sönüveriyor. Burası bir maden ve dehlizler açmak için dinamitler patlıyor.

Potosi’ye ulaşmaya önümüzde daha 8 gün var: Şili sınırından yola çıkıp Bolivya’ya 4X4 ciplerle geçerken görülecek muhteşem çöller, rengarenk göller, haddinden fazla yükselmiş nehirler, müthiş manzaralar ve yükseklik hastalığıyla uğraşırken kalınacak garip yerler…

Şili/Santiago’dan San Pedro Atacama’ya…
1 Mart 2001

Şili’nin başkenti Santiago’da sabah 5’de havaalanına gitmek üzere sırt çantalarımızla yollara düştük. Bir süre şehir sokaklarında yürüyüp bir sürü sokak köpeğinin hırlamalarını atlattıktan sonra, bir minibüsle havaalanına gidip 2 saatlik uçuşla Antafagosta şehrine ulaştık. Oradan, otobüsle Calama’ya doğru yola çıktık. Yolda güvenlik görevlileri otobüsü durdurup Calama’da bir şeyler olduğunu söylediler, biz yola devam ettik ancak şehre ulaşınca oradaki nehrin taşıp tüm şehri su bastığını anladık. Birkaç sene önce gittiğimiz Dominik Cumhuriyeti’nde nasıl Fırtına George‘a yakalanıp 2 gün otel odamızda mahsur kaldıysak, burada da yine doğal bir afetle karşılaştık.Neredeyse hiç yağmur yağmayan bu bölgede, yağmurlar öyle bir artmış ki tüm nehirler taşmış ve şehri sular basmış… Küresel ısınmanın sinyalleri taa o günden beri varmış da dünyamızın haberi yokmuş!

Calama, büyükçe, karışık ve yağmurlar sebebiyle oluşan sel baskınlarından dolayı, şaşkın insanların etrafta dolaştığı, çirkin denilebilecek bir kasaba, ama çok hareketli ve capcanlı. Bu yüzden de, en azından ‘kişilikli’. Otobüs bizi çamur dolu bir sokakta bıraktı, ve bize o gün san Pedro Atacama’ya gidemeyeceğimizi söyledi, biz de hemen yeni duruma adapte olup bir otel arayışına geçtik. Tam o sırada, otobüslerin kalktığını öğrenip 1,5 saatte San Pedro Atacama’ya, tam 72 saattir hiç durmadan yağan yağmurdan dolayı çamur dolmuş yollarla ulaştık. Neyse ki artık hava günlük güneşlikti.

San Pedro Atacama

1-4 Mart 2001

Kasabaya gelince ilk dikkatimizi çeken, kil kokan binalar oldu. Burası, Şili’nin sınırına yakın son kasaba, değişik bir havası var. Çamurlu sokaklarda insandan çok köpek var, dükkanlar saatsiz bir şekilde açılıp kapanıyor. Duvarlarda Che’nin resimleri olan dükkanlar, çoğunlukla uzun saçlı, eski t-shirtlü, marjinal ve hoş gençler tarafından işletiliyor. Dükkanlarda, barlarda çalan müzikler iyice havaya sokuyor insanı: The Beach, Massive Attack, J. Hendrix, Bob Marley…Sokaklar, özellikle bizim gibi ‘sırtçantalılar’ (backpacker) için güzel cafeler, restaurantlar ve barlarla dolu, restaurantlarda akşamları geleneksel kıyafetlerle danslar yapılıyor… Binaların genelde iç avluları var. Meydanda, duvarlarından killer akmış beyaz çok güzel bir kilise ve bir de ‘artesian’ var. Yani, el yapımı kumaşlar, tahtadan rengarenk eşyalar satan açık bir pazar. Kasaba çölün ortasında, ama yine de etrafta yeşillikler görülebiliyor.

Kendimize birkaç gece kalacak bir hostel bulduktan sonra Şili-Bolivya sınır geçişimiz için turumuzu ayarladık. Hostelin ortak duşlarında ‘lütfen suyu dikkatli kullanın’ yazıyordu. Günlerdir yağmur yağdığını saymazsak, aslında buranın çölün ortasında bir kasaba olduğunu unutmamak lazım…Akşama yine kuvvetli bir yağmur başladı ve her yer çamur içinde kaldı her zamanki gibi…

Ertesi gün, sanki 5 gündür hiç yağmur yağmamış gibi hava birden bire günlük güneşlik oluverdi…15-20 yıldır böyle yağmur görmeyen halk, suratlarında bıkmış bir ifadeyle avlularına dolan çamur ve suları temizliyorladı. O gün, günlük bir turla ‘kum sörfü’ (sand boarding) yapmaya gittik. Hafif çiseleyen yağmur ve rüzgarda kum sörfü yapacağımız ‘Ölüm Vadisi’ne ulaştık! Burak, o gün öğlen tura çıkmadan önce içtiği özel Şili içkisi tekila benzeri ‘Pisco Sour’un etkisiyle, hafif çakır keyif bir şekilde kumlarda bir süre sörf denemeleri yaptı. Daha sonra, yine ciplere doluşup çölde gezimize devam ettik. Önce, yol üzerinde harika bir mağarayı görmek için durduk. Mağaranın duvarları bembeyaz, kristalleşmiş tuz… Işık vurunca muhteşem bir şekilde cam gibi parlıyordu… Gün batımını ise, uçsuz bucaksız kum tepeleri olan ‘Val de la Luna’dan seyrettik.

Ertesi sabah uyandığımızda, günün sürprizi suların kesik olmasıydı!!O gün de bu kasabada kalarak, her gün yaptığımız gibi güzel kafelerde taze meyva sularımızı içtikten sonra ertesi gün çıkacağımız yol için hazırlıklarımızı tamamladık.

Şili/San Pedro Atacama’dan Bolivya/Uyuni’ye…
4-7 Mart 2001

İlk gün

Artık yola çıkma ve bir ülke daha değiştirme zamanı gelmişti. Önümüzdeki bir ay kalacağımız yoksul ama güzel ve etkileyici ülke Bolivya’yı çok merak ediyorduk…

Her birine altışar kişi bindiğimiz üç ciple 18 kişilik bir ekip olarak yola çıktık ve And Dağları’nı yavaş yavaş tırmanmaya başladık. Yol, üç gün sürecek ve çoğunluğu Bolivya topraklarında dağları ve çölleri aşarak tamamlanacak…
Yaklaşık 2 saat sonra, derme çatma bir kulübe, 2-3 asker ve birkaç köylüden oluşan Bolivya sınırındaydık. Sınırı kısa sürede geçip yola devam ettik ve ilk durağımız olan ‘Laguna Bianco’ya geldik. Bembeyaz bir göl.. Gölün kenarındaki kulübelerden birinde, köylü kadınların hazırladığı kahvaltıyı yedikten sonra, yine ciplerimizle gölün diğer ucundaki doğal termale ulaştık. İki kişi, buz gibi havada hemen soyunup kendilerini sıcak sulara attılar… Daha sonra, yola devam ederek bu kez de yemyeşil bir göle, ‘Laguna Verde’ye geldik.Bu göller, içlerinde farklı mineraller olduğu için böyle renkli oluyorlarmış. Öğle yemeği için tekrar sabah kahvaltı ettiğimiz yere döndük. Harika bir çorba, tavuk ve pilav yedik. Bundan sonraki Bolivya günlerimizde de genelde aynı menu, sadece bazen pilavın yerini makarna alacaktı… Bolivya’da Lama ve tavuk dışında pek bir hayvan yetiştirilmediği ve bir de tabi buzdolabı olmadığı için Lama eti, tavuk ve yumurta dışında pek hayvansal ürün tüketilemiyordu. Bedenimizin yüksekliğe alışması için o gece orada kaldık. Öğleden sonra, grubun bir kısmı orada oturan çocuklarla futbol oynadı. Biz de, özellikle İngilizler ve Hollandalılarla yakınlaşarak uzun uzun sohbetlere daldık… Seyahatimizin ilerki bölümlerinde hepsiyle başka ülkelerde yine karşılaşacaktık… Ogün sadece birkaç saat içinde 2440 metreden 4300 metreye çıkmamızdan dolayı akşam üstü, hepimizde değişik seviyelerde yükseklik hastalığı belirtileri baş gösterdi. Biz bol bol su içip dinlendiğimiz ve yükseklik hastalığına iyi geldiği için çokça koka çayı içtiğimiz için fena değildik.

O akşam, ton balıklı makarnalarımızı yiyip saat 9 gibi altı kişilik ranzalı yatakhanelerimize yollandık. Burak üstte, ben altta, tüm gece baş ağrısı, ve adeta bir trambolin gibi yaylı yatakların verdiği bel ağrısından dolayı bir o yana bir bu yana dönerek uyumaya çalıştık. Herkesin yataktaki en ufak bir hareketi yaparken bile nefes nefese kalması uykuya dalmayı zorlaştırıyordu ama beni en çok rahatsız eden ‘ya gece yarısı o soğukta yatakhaneden 10 metre uzaklıktaki tuvalete gitme ihtiyacı duyarsam’ düşüncesiydi…Zira, yükseklikten başımız ağrımasın diye o kadar çok su içmiştik ki korkum yersiz değildi…Neyse ki sonunda, niyetlendiysem her yerde, hiçbir sese ve yatak şartlarına kafamı takmadan uyuyabilme yeteneğimle uyuya kalmışım, sabah da iyi kalktım. Çoğu kişi için aynı şeyi söyleyemeyeceğim, sabahki mutsuz yüzlerden ve ertesi gün yol boyunca herkesin ciplerde uyumasından belliydi…

İkinci gün

Ertesi gün biraz alçaldık, böylece baş ağrıları, mide bulantıları kaybolmaya başladı. Yine de hala bulutlara çok yakındık, gökyüzü nefis bir mavi, etrafımızda üzerleri karlı volkanik dağlar vardı. Her yer rengarenk, her saat flora değişiyordu. Yolculuk meğer daha yeni başlıyormuş…O güne kadar görmediğimiz güzellikteki manzaralar, renkler, yer şekilleri, hatta hayvanlar… Şoförümüz devamlı bize yarı İspanyolca, yarı kırık dökük İngilizce’siyle bilgiler veriyordu…

İlk durağımız bir termaldi, çoğu kişi bu kez hazırlıklıydı, hemen yolun kenarında, küçük bir su birikintisi oluşturan sıcacık sulara attıar kendilerini…İkinci durak, adı Salvador Dali olan ve gerçekten de onun resimlerini andıran kumdan bir tepenin üzerine serpiştirilmiş kayalar bölgesiydi…

Daha sonra Geyserlere geldik. Etrafta, basınçtan yararlanmak için yapılmış küçük elektrik santralleri vardı. Ciplerden inip geyserlere iyice yaklaştık, başka ülkede olsa buna izin vermezlerdi, ama burada herşey serbest… Manzara çok ilginçti: yerin altından gürültülü bir şekilde çıkarak havaya püsküren gri renkteki sıvı kabarcıklar ve gazlar masmavi gökyüzünde bulutlarla birleşiyor ve sonra yavaşca kayboluyorlardı… Sıvının ısısı 180 derece. Burada ne kadar güvendeyiz bilemiyorum, ciplere binip tekrar yola koyuluyoruz…

Bir sonraki durağımız; ‘Laguna Colorado’. Minerallerden dolayı pembe bir göl, biraz ilerleyice gölün, üzerindeki yüzlerce flamingonun suda yansıması ve suya dökülen tüylerinden dolayı bu rengi aldığını anlıyoruz… Gölün kenarında lamalar da vardı…Kulaklarında kırmızı beyaz kumaşlar bağlı olanlar evcil lamalardı bunlar. Yani Türkiye’deki koyunlar gibi bir nevi. Öyle sade, sessiz, doğal ve muhteşem bir görüntü var ki burada, hepimizin dili tutuluyor…Şimdiye kadar gördüğümüz tüm bu rengarenk gölleri hatırlayarak yeryüzünün gölleri böyle renkli olur muymuş diye hayrete düşüyoruz…
Bir sonraki ziyaretimiz, ‘Arbol de Piedra’. Şimdi de, birdenbire çölde bulduk kendimizi yine. Uçsuz bucaksız kum, yine bu manzarayı çepeçevre saran karlı volkanik dağlar, ve yine sanki yerlere kadar tüm çevremizi kaplayan masmavi bir gökyüzü ve üzerinde serpiştirilmiş pamuklar… Kumların üzerinde birkaç sanat eseri kaya… Kayalardan birinin adı tıpkı bir ağaca benzediği için ‘Ağaç Kayası’ (Tree Rock). Sanki olağanüstü bir tablonun içindeyiz…Dört bir yanımız bu müthiş manzarayla çevrili.

Öğlen yemeği için durduğumuz kayalıklarda, ‘Vizcachas’ denilen tavşanla fare arası uzun kuyruklu sevimli yaratıklara ve bir de minik farelere rastladık, hatta onları ekmek ve çikolatayla besledik.

Bu seyahatte her anı doyasıya yaşıyor ve tadına varıyoruz. Sadece o ‘an’ var. Herşey o anın içinde, tam olması gereken yerde, tam olması gerektiği gibi. Kafamızda başka hiçbir şey yok, ne bir endişe, ne bir üzüntü, ne de stres. Bu yüzden de çok huzurluyuz. Ve bu yüzdendir ki, 8 sene sonra bile o muhteşem yerde, bu hayvanlara yemek verdiğimiz o küçücük anı bile kolayca anımsıyor ve o anı tekrar yaşayabiliyoruz. Her zaman anımızın farkında olarak yaşasak o zaman tadına varabilirdik yaptığımız en ufak işin ve değerini bilirdik her nefes alışımızı bile…

Günün son bölümünde, üç tane daha gölün peşpeşe yer aldığı bir bölgeden ve sonra da ‘Kayalar Vadisi’nden geçtik. Uçsuz bucaksız kayalıklar sanki hiç bitmeyecekmiş gibi yolun iki tarafında uzanıyorlardı.

Başlayan yağmurla birlikte kötüleşen yolda şoförümüz ve cipimiz marifetlerini göstererek bizi akşam kalacağımız köye getirdi. Yine, çok basit, yataklarda Lama battaniyeli odalarda kalacaktık… Dışarıda, kapısı kapanmayan ve mis gibi (!) kokan tuvaletler vardı…Yemekten önce Burak ve birkaç kişi buldukları basket topuyla oynadılar. Yemekte çorba ve spagetti, yemek sonrası da çaylarımızla günbatımını seyretmece, gece de gitar ve mandolinle müzik ziyafeti ve şarkı söylemece vardı…

Üçüncü gün

Ertesi gün, yol biraz daha riskliydi. Önceki gün hep yağmur yağdı ve yollar berbat, nitekim yolda iki kere çamura saplandık ama neyse ki cipler kurtuluyorlar. Yolda artık görecek pek bir manzara kalmadı. Öğleye doğru ‘Rio Grande’ nehrine vardık. Nehir taşmış, yaklaşık 20 metre genişliğindeki nehri yürüyerek geçmemiz gerekiyordu. Nehrin ortasında devrilip sulara gömülmüş bir kamyonet var. Kuvvetli akıntıya yakalanmamak için, herkes kolkola yer yer taş/kaya, yer yer kum/beton zemin üzerinde (sular taşınca beton yol suların altında kalmış!) yürüyerek karşıya geçtik. Cipler de, motorlarını plastik torbalarla kapayarak, neredeyse yarılarına
kadar suya batarak ama çok da zorlanmadan geçebildiler nehri. Yaklaşık 2 saat sonra ulaştığımız ikinci nehre geldiğimizde ise durum farklıydı. Bu nehir öylesine yükselmiş ve coşkulu bir şekilde akıyordu ki ciplerin karşıya geçmeleri pek mümkün gözükmüyordu bu kez. Karşı taraftakiler de öylece bekliyorlardı…Herkes ciplerden inip nasıl karşıya geçeceği konusunda planlar yaparken 2 saat geçti ve arkada diğer turların da gelmesi ve yerel halkın da toplanmasıyla upuzun bir kuyruk oluştu. Bu arada yağmur da yeniden yağmaya başladı…. O sırada karşıdan bu tarafa geçmeye kalkışan bir kamyonet sulara batıp kaldı ve herkes onu kurtarma çalışmalarına girişti…

Bir süre sonra, beklediğimiz şnorkelli kocaman tank gibi bir kamyon, her yere sular fışkırtarak ve nehri adeta yararak bizim tarafa geçti. Herkes bu kamyona birden üşüşerek çantalarını ve kendilerini içeriye atmaya başladılar. Komandovari bir mücadeleden sonra bizim ekibin tümü içerideydi. İçeri girer girmez yere çöktüm ve yanımdaki dişsiz yaşlı Bolivya’lı kadının sıkıca koluma girmesiyle hayatlarımızın ve kaderimizin hiç tanımadığımız insanlarla nasıl birdenbire kesişiverdiğini düşüncesiyle bir kez daha yüzleşmiş oldum! Ben de onun elini kolumla hafifçe tuttum ve o hiç durmadan bana İspanyolca bir şeyler anlatırken, saatler sürmüş gibi gelen bir sürede kamyonun içinde langur lungur seslerle nehrin diğer tarafına geçtik sonunda.

Neyse ki hemen karşıda Uyuni Kasabası’ndan gelen başka ciplere doluşarak son durak ‘Salar de Uyuni’yi, yani Uyuni gölü’ne doğru yola çıktık. Tüm bu zorlu ve maceralı yolculuk ve hatta Uyuni gölü dönüşü lastiğimizin patlaması, kasabada gece kalacak yer bulamayıp Hollanda’lı arkadaşlarımızla aynı odada kalma durumumuzu, bir sonraki gün Potosi’ye gitmek için hep beraber kiraladığımız otobüsün sadece bir otobüs genişliğindeki korkunç dik, virajlı ve çamurlu yollardan 10 saatte Potosi’ye varışını saymazsak, aslında topu topu 3-4 gün süren Şili-Bolivya sınır geçiş günlerimizin gerçekten kusursuz bir tecrübe olduğunu söyleyebilirim.

Bolivya/Uyuni Tuz Gölü

Evet, hala ‘yolculuk varmaktan yeğdir’ diye düşünüyorum, ama bu yolculukta ‘vardığımız yer’ gerçekten inanılmazdı…

İşte karşımda, hayatımda unutamayacağım yeryüzü manazaralarından biri: Uçsuz bucaksız Uyuni Tuz Gölü. Yoksa Tuz Çölü mü desem? Üzerinde birkaç santimetrelik incecik bir su tabakası. Yer yer su kayboluyor, sadece tuz kalıyor. Ciplerin tekerlek izleri… Gölün ortasında tamamen tuzdan yapılmış bir küçük otel…Güneş batarken orada kalmak için şoförlere biraz rüşvet verişimiz… Ve gün batımı. Renklerin suda yansıması. Dünya, sanki bembeyaz yer ve rengarenk bir gökyüzünden ibaret… Yeryüzü ve gökyüzü sanki ‘bir’… Sonsuzluk hissi, özgürlüğün tadı. Artık fazla söze gerek yok. Fotoğraflar bu manzaraya şahit… Şimdi gözünüzü kapayın ve orada olduğunuzu hayal edin. Tüm bu yola ve çektiğimiz zorluklara değmemiş mi?

Ertesi gün, dünyanın en yüksek şehirlerinden biri olan Potosi’de (4070m.), yerin neredeyse 10 kat altındayız. Bir patlama sesi duyuyoruz, ardından 12 tane daha, yer gümbür gümbür, bağrımızda hissediyoruz titreşimi… Rutubet kokan dehlizin duvarlarına yapışıyoruz. Korkudan ağzımızdaki koka yapraklarını iyice çiğnerken uzaktan gelen kayaların devrilme seslerini dinliyoruz koca kulaklarla…Kuvvetli bir toz ve hava dalgası geliyor ve elimizdeki nuhnebiden kalma gaz lambaları bir anda sönüveriyor. Burası bir maden ve dehlizler açmak için dinamitler patlıyor…
Ama bu da başka bir gezi hikayesi, başka bir zaman anlatılmalı. ‘Her son, aslında yeni bir başlangıçtır’ derler ya, hayat gibi hikayeler ve geziler de bir döngü içindedirler. Biri bitse bile diğeri başlar. İyisiyle kötüsüyle.

Ve ‘kitabın sonu’ da aslında hep okumaya ne niyetle başladığınıza bağlıdır.

Divya Beste Dolanay, 2009

Bu yazı izinsizgosteri.net sitesinde, Şubat-Mart 2009 sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s