Çiğdemler Açınca, Yayladan Göç başlar…

ÇİĞDEMLER AÇINCA, YAYLADAN GÖÇ BAŞLAR…

İlk günler

Tanıdık yüzler… Trabzon havaalanında rehberlerle sarılışma ve sohbetlerden sonra, bir haftayı birlikte geçireceğimiz grubun bir kısmıyla buluşup minibüsle, artık alışveriş edilebilecek son merkez olan Çamlıhemşin’e gidiyoruz. Orada, tüm alışverişleri tamamlayıp, yeni açılan güzel bir kafede, bir süreliğine son espressomuzu mideye indiriyoruz. Sonrasında, Mustafa’nın yemyeşil, eski dörtçeker askeri aracı sevgili UNİMOG’ la tekrar buluşuyoruz. İlk kez, 6 sene önce bizi yaylalara çıkaran araçta, saatlerce tahta sıralar üzerinde çukurlu tümsekli yollarda neredeyse her oturma kemiğimizi hissederek ve etlerimiz morarırcasına yol almıştık! Bu kez, sıraların üzeri minderli ve tepede mavi tentesiyle karşılıyor bizi araç. Karşılıklı haberler veriyoruz birbirimize: Unimog sıralarını paylaştığımız, yaylaları birlikte arşınladığımız arkadaşımız Tanju Duru’nun üzücü ölüm haberini verip, Mustafa’nın bir bebeği olduğu haberini alıyoruz. Herkes bir süre önüne bakıp sessizliğin arkasına saklanıyor. Yapacak hiçbir şey yok, hayat böyle. Bir can gider, bir can gelir…
Her tarafı açık araca 16 kişi doluşup daracık, çukurlu, virajlı ve uçurumlu yollardan, mis gibi bir hava eşliğinde, özlediğimiz Karadeniz manzarasını ve kokularını içimize çekerek ilerliyoruz. Yol, ‘ben hala böyleyim hiç değişmedim, ister beğenin ister beğenmeyin’ dercesine bazı yerlerde öyle kötüleşiyor ki… Mustafa, dağlardan akan suların yolla birleşen yerlerinden son hız geçiyor, havasını atıyor… Zamanın burada, Karadeniz uçurumlarında, bu manzaraya bakarken donmasını istiyorum. Gözlerim ziyafetteyken, zihnim her zamanki gibi derin düşüncelerde… Birkaç saat süren yol hiç bitmese diyorum içimden, kulağımda müziğim, düşüncelerim ve ben çok mutluyuz böyle…

O akşam, iki gece konaklayacağımız 1500 metredeki Komoti yaylasına ulaşıyoruz. Karadeniz’de, şimdiye kadar belki de başka hiçbir yerde olmadığı kadar çok tüfek atışıyla karşılıyorlar bizi… Kaldığımız Pansiyonu her zamanki gibi bir aile işletiyor, yemekler harika… Zaten buradakilerin çoğunluğu –bu bölgede yaşayan yaklaşık 180 kişinin- pastacı ya da fırıncı olduğunu söylüyorlar. Hatta, Pelit Pastanelerinin sahibi bu bölgedenmiş…
Ertesi gün, sık ağaçlar, dereler ve şelalelerle dolu yoldan Eğrisu yaylasına yürüyüp sonra geri dönüyoruz. Hava şansımıza hep güzel, açık ve güneşli. 2000 metredeki Eğrisu yaylası, tepenin karşısındaki Golezena yaylası ile yer ve önünden geçen yol konusunda kavgalılar…. Bu huzur dolu uçsuz bucaksız dağ taş içinde, bunca alan, yayla varken yer konusunda kavgalı olmak inanılmaz. ‘İnsan her yerde insan işte’ diye düşünüyoruz.

Pansiyonda bir gece, yetenekli komşu kemençeci (Birol Topaloğlu’nun kardeşiymiş!) ve ailesi toplanıyorlar, kısa bir süre sonra herkesle kaynaşıyoruz… Birlikte şarkılar söyleyip , sohbetler ediyoruz, bir yandan da okey oynayışlarını seyrediyoruz…
Daha ilk günden çok anlaştığımız ve sevdiğimiz rehberlerimizden biri, aslen Karadeniz’li olmayan bir arkeolog, diğeri ise Giresun’lu bir meteorolog/dağcı. İkisi de aslında İstanbul’da yaşıyor ama yazları özellikle Karadeniz Bölgesi’nde rehberlik yapıyorlar…

Bu yayla, elektriği (dereden üretiyorlar) ve hatta telefonun çektiği son yayla… Pansiyonda televizyon bile var! Daha yükseklerdeki diğer yaylalarda ne elektrik, ne de telefon bağlantısı var… Yürüyüşlerde, gün içinde sadece tek bir noktadan telefon çekiyor. Bir insanın özellikle teknolojiden uzak durarak kafasını tamamen boşaltması için böyle yerler dururken, manastıra gitmeye ne hacet?

Didingola Yaylası ve Bayram havası

Eşyaları aşağıdan yukarıya teleferikle yolladıktan sonra, Komoti Yaylası’ndan Nozono’ya dik bir patikadan ulaşıyoruz. Orada, tekrar eşyaları bu kez katırlara yükleyip diğer yaylacılarla birlikte Altıparmak Dağları’ nın arka tarafındaki, rehberlerimizin özellikle insanlarını öve öve bitiremedikleri önümüzdeki üç günü geçireceğimiz en büyük yayla Didingola’ya yürüyoruz… Didin; Büyük, Gola ise yayla demek Laz dilinde… Burada yaşayanlar, göç gününden önce, eşyaların bir kısmını ve yaptıkları yağ, peynir ve yoğurdu teleferikle bir tahtanın üzerine bağlayarak ya da katırlarla yolluyorlar aşağıdaki yaylalara. Evlerine dönen kadınlar, teyzeler ve amcalarla birlikte yürüyoruz sohbet ede ede… Özellikle kadınlar, rengarenk üstüste giydikleri geleneksel kıyafetler içinde sırtlarında çuvallarla, ellerinde bu kez yağmurdan değil de, güneşten korunmak için şemsiyeler ve ayaklarında siyah lastikten ayakkabılarla yürüyorlar bizim gibi patikadan sıram sıram…

Didingola’da, Yayla evleri ortadan dere geçen geniş bir vadiye, güneşten maksimum yararlanacak bir bölgede yanlamasına kurulmuş, tam 2406 metrede. Evler taştan yapılmış, çatılarıysa tenekeden. Çatılardaki taşlar arasındaki beyaz ipler ise, çatıya yaydıkları çamaşırlar için…

Kalacağımız yer, burası için çok lüks sayılabilecek bir mutfağı, kuzinesi, 4 odası, bir tuvalet ve duşu olan gerçek bir yayla evi. Yemeklerimizi rehberler yapıyorlar. Giriş kapısı, sedirli ve ortada 2 yemek masası ve tabureler olan bir odaya açılıyor.

Bugün bayramın ilk günü. Herkes ve özellikle de çocuklar, en güzel elbiseleriyle evlerinin önünde, keçilerin her yerden geçmiş olduğu belli olan (!) toprak yollarda, derelerin yanında salınıyorlar… Yaşlılar el öptürüyor, herkes birbirine selam verip bayramlaşıyor. Biz buradaki misafirleriz ve istisnasız herkes, bize karşı çok sıcak ve ilgili. Onlara rahatça yaklaşıp, fotoğraf çekip sohbet edebiliyoruz. Hatta bazıları bizi evlerinde kalmaya davet ediyorlar. Doğu Karadeniz’de çoğu yaylayı gezmiş olanlarımız, bu yaylanın diğerlerinden en büyük farkının- hepsinden büyük ve capcanlı olması dışında- gerçekten de insanlarının inanılmaz sıcak olması konusunda hemfikiriz… Buraya Bayramda gelmenin en güzel yanı ise, bayramlıklarını giymiş güzel çocuklara şeker, kalem, defter, oyuncak dağıtmak…

İlk gün, çocuklarla bizim grubun erkekleri arasında çok çekişmeli bir futbol maçı, sonraki bir gün de taş vurmaca oyunu olan KİRİ (kaybeden diğer takımı bir süre sırtında taşıyor!) oynuyorlar… Yayla çocukları genelde al yanaklı, açık renkli, çok minyon ama çok enerjik, kararlı ve hızlılar! Soğuk iklim insanı olduklarından, ergenlik de geç geliyor burada-ki bu iyi bir şey- bu sebeple yaşlarından küçük gösteriyorlar…

Didingola yaylasında iki ailenin keçileri var. 200 civari keçi her sabah 08.00 gibi dağlara otlamaya çıkıp, sanki boyunlarında görünmez bir çip varmış gibi sadece 4 çoban köpeğinin yönetimiyle saat tam 18.00’de tekrar evlerine dönüyorlar. Bize yürüyüşlerde eşlik eden minik rehberlerimizin asıl görevleri ise, keçiler gelmeden tekeleri ağıla sokmak! Keçiler döndüğünde akşamüstü süt sağma operasyonuna biz de katılıyoruz, keçilerin inatçılığını saymazsak- süt sağmanın çok da zor olmadığını bizzat deneyerek görüyoruz!

Burada, en büyük eğlence torpil atmak. Büyükten küçüğe herkes, ama özellikle de çocuklar, her yerde her an atıyor! Önce sinir bozucu olan sese, bir süre sonra alışıyoruz…

Bu yükseklikte ağaç olmadığından, odun bulmak çok zor ancak kuzineye yeticek kadar var. Ama su çok bol, zira kapımızın önünde hortum taktıkları yerden her daim gürültülü bir şekilde akan suyu kapatma isteğiyle yanıp tutuşuyoruz!
Burada kaldığımızın ikinci günü sonunda, beklenen sis geliyor. Grubumuzdaki bir çocuk ‘pencereleri kapatın, bulutlar (sis) içeri girmesin!’ diyor heyecanla…

Geceleri yıldızların altında, kapının önünde hiç durmadan türküler söylüyoruz oralı gençlerle, ısınmak için küçük horon adımları yaparak…

Yürüyüşler…

İlk sabah uyandığımızda, dışarıdaki taptaze hava doluyor burnuma, hafif keçi kokusuyla birlikte… Rüzgar yukarı vadiden esiyor, şimdilik sis ve yağmur gözükmüyor. Bir an evvel kahvaltı edip yürüyüşe başlıyoruz.

Yürudum gideyurum
Sis dağı yaylasina
Bu yayla derman olsun
Gönlümün yarasına
                      Gokhan Birben

Yürüyüşler sırasında, Altıparmak dağları her yerden endamını gösteriyor. Bu manzara karşısında şairane ruhum kabarıyor birden, içimden kendime fısıldıyorum: Sislerin arasından yükseliyor dağ zirveleri, kaplıyor heyecanı kalbimi, tüm benliğimi…

Özellikle dik yerlerde, herkesin sesi kesiliyor. Her attığımız adımla nefeslerimizin sesi, dağın ve sisin sesine karışıyor… Sisin içinden geçerken, dağın derinliklerinden gelen keçi çanlarını duyabiliyoruz. Bazen, aniden yanımızdaki bir kayanın üzerinden dik dik ve merakla bize bakan gözler farkediyoruz. Keçiler, bizi bir süre izleyip sonra devam ediyorlar yollarına..

Yol boyunca düzlüklerde futbol oynayan çocuklar, büyük gruplar halinde yürüyüşe çıkan gençler ya da patika kenarında, kız kardeşi hemen ötede oturmuş bekleyen bir kızla diz dize erkek arkadaşının yanından geçiyoruz. Bize utangaç utangaç gülümsüyorlar…

Bugün çiktum yaylaya
Biçtum aşağı duzi
Ne mutlu gozlerume
Gördüm sevduğum kizi..
                                  Karmate

Yürüyüşler sırasında sık sık ve aniden gürül gürül su sesleri duyuluyor, patikayı kesen bir dere ya da minicik bir şelaleye rastlıyoruz. Kana kana su içmek için bu fırsatları hiç kaçırmıyoruz. Bir tarafı uçurum daracık patikalarda arka arkaya yürürken sessizlikte ayak sesleri, sadece adımların sesi, arada bir rüzgarın ve ağaçların sesine karışan kuşların sesi duyuluyor… Arada durup başımızı kaldırıp baktığımızda tepemizde uçan, atmaca mı kartal mı olduğunu pek anlayamadığımız kuşları görüyoruz. Yollarda devamlı böğürtlen, dağ çileği yiyoruz. Arıların, çiçeğinden ‘deli bal’ denilen, çok yendiğinde zehirlenilen balı yaptıkları komar bitkisi bu bölgede her yerde var… Yaylada rehberliğimizi yapan minik Ercan ve Mutluhan’dan duyduğumuz kadarıyla, bir de kendimiz denemek için, içilince zararsız dedikleri, kuruyan komar yapraklarını topluyoruz…

Derdumu yazacağum da
komar yapraklarına
okurken aksun yaşlarda nayino
Duşsun yanaklarına
                                    Karmate

En yüksek 2960 metrelere çıkarak, inanılmaz manzaraları içimize çeke çeke yollar boyunca, dört-beş krater gölü geçiyoruz. Buz gibi göllere bırakıyoruz kendimizi, cesaret toplayıp çığlıklar atarak birkaç kulaç atıp dönebiliyoruz ancak…

Çiğdemler ve göç

Karadeniz’de, en çok bu bölgede karşılaştığımız beyaz ve turuncu Çiğdemler çok özel çiçekler. Hele turuncusu, ancak dağlarda belli yerlerde sırtlarını tepelere verip, alabildiğince yayılmış karşılıyorlar bizi toprağı truncuya boyayarak… Yaylada yaşayan bir amca, ‘Orkide gibi, çiğdemlerden de güzel sahlep olur, ama en iyisi şu dağın arkasındaki turuncu çiğdemlerden olur’ diyor.

Çiğdemlerin açmaya başlaması, en yüksekteki yayladan göç zamanını gösteriyor. Bir gün önce her evde hummalı hazırlık çalışmaları var. En son, sadece akşamları 2 -3 saat elektrik vermeye yarayan jeneratör kabloları da toplanıyor, çatılar sağlamlaştırılıyor, pencerelere tahtalar çakılıyor. Ortak kararlaştırılan bir günde, sabahın erken saatlerde sıra sıra aileler evlerinden çıkıp hayvanlarıyla birlikte yürümeye koyuluyorlar… Sisli dar yollardan ilerleyen inekleri ve insanları arkalarından uzunca bir süre seyrediyoruz.. Aşağıdaki yaylalarda sırasıyla 10-15’er gün kalarak, 2-2,5 ay sonra Topluca köyüne dönecekler. Sonbaharda tekelerle çiftleştirilen keçiler, 5 ay kadar sonra doğum yapıp baharda sahipleriyle birlikte tekrar yaylaların yolunu tutacaklar, bu döngü böyle devam edecek.

Sabah birkaç saat boyunca, her giden aileye tek tek ‘iyi yolculuklar, uğurlar olsun’ derken, herkesle yine sohbetler ediyoruz. Artık şehirlerde yaşayan ve çalışanlar, birkaç günlüğüne anne babalarına yardım etmeye gelmişler, yaşlı anne babalar bu hayattan göçüp gittiğinde, artık buralara gelemeyeceğini söylüyorlar bazıları. Bu şekilde bir yaşamın, bu aslında zor ve külfetli işin, artık bu kuşakdan sonra yavaş yavaş yok olacağını düşünüp üzülüyorum… Etrafı izlemeye devam ediyoruz. Daha bir gün önce doğmuş buzağıyı çantada sırtlarında taşıyorlar… Bir ara, yaşlı bir amca karısına bağırıyor inekleri yanlış yerden götürüyor diye, ne olduklarını şaşıran inekler bir de yanlış bahçeye girince etraftakilerin bağrışmasıyla dereden geçip koşar adım yaylayı terkederken buluyorlar kendilerini… Çamlıhemşin yerel gazetesi muhabiri de, elinde fotoğraf makinesi ve videosuyla yanımızda, ‘Hiç kaçırır mıyım göç gününü’ diyerek gülüyor kıs kıs…

Aynı gün, buradan 2 saat mesafedeki müthiş patikadan Koçdüzü Yaylası’na yürürken, bu bölgede pek de görülmeyen sarp kayalıkları geçiyoruz. Bu Yayladaki gölün, bu gezide rastladığımız en güzel göl olduğuna karar veriyoruz. Rehberlerimizin Cennet-Cehennem dedikleri küçük tepeye tırmanıyoruz hemen… Keskin zirvede ayakta durduğumuzda, sola baktığınızda yemyeşil yayla, sağa baktığınızda tamamen toprak ve kayalık sisli uçurum, gerçekten ikisi -ve her ikilemde olduğu gibi- arasında incecik bir çizgi olduğunu düşündürtüyor… Buraya geldiğimizden beri çok istediğimiz horon vurmayı, sonunda buradakilerle gerçekleştiriyoruz. 93 yaşındaki bir teyze bile birkaç dakika bizimle oynuyor. Tam havaya girip hızlanacakken sis basıyor… Dönüşte, Didingola Yaylasında bir sessizlik hakim… Neredeyse herkes gidince, Yaylaya iyice sis ve hüzün çökmüş. Bir yeri gerçekten güzelleştiren insanlar ne de olsa…

Didingola’dan sonra, yolda yine iki krater gölü ve sisli geçitleri aşarak, 3050 metredeki Dadala Dağ Evi, Altıparmak Dağları’nın eteklerinde, zirveye çıkış yapanların son durağı ve Türkiye’nin en yüksek dağ ev/pansiyonu’na ulaşıyoruz… Dadala’nın anlamı ‘çiçek’miş… Burada, yine güzel Karadeniz yemeklerini mideye indirdikten sonra Dadala Cafe/barda, son gecemizde dağda geçen korku hikayeleri eşliğinde, irtifada rakı içmek nasıl oluyormuş diye denemelere başlıyoruz! Toplam yaklaşık 53 km. yol yürümenin verdiği yorgunluk, çok yoğun bir sağanak yağışla birlikte çöküyor her yerimize…

BİTTİ AMA SIKINTI YOK!

Son günümüzü, Ayder Yaylası’nda geçirip aşağıdaki konuları iyice açıklığa kavuşturduktan sonra, akşamüstü havaalanına gitmek üzere aracımıza biniyoruz:

*Lazca, bir dil. Bir lehçe ya da şive değil… Hemşin’den Artvin’e Lazca, sonrası artık Gürcü’ce konuşuluyor.

*Horon tepmek değil, horon çekmek ya da vurmak…

*Mıhlama değil, muhlama..

Her Karadeniz gezisinden sonra, biraz da yorgunluk ve uykusuzluktan olacak, araçta herkese bir sessizlik, hüzün çöker. Bu kez, bu hüzün yanık Karadeniz türküleri ve tam da denizin içinden kıpkırmızı batan güneşle birleşince, bir ara başa çıkılamaz bir ağırlıkta oluyor. Her güzel rüya gibi, güzel geçen bir gezinin sonlanması, gerçek hayata bir başlangıç oluyor. Zihnim, acaba bu sene hayat karşıma neler çıkaracak, kimlerle tanışıcam, nerelere gidicem, acaba ne özlemler çekicem, ne umutlar, ne hayal kırıklıkları yaşayacağım gibi düşüncelerle dolu… Üzerime çöken ağırlığı atmak için, zihnimi tekrar aracın içine çekerek, hızlanan Karadeniz türkülerine eşlik etmeye başlıyorum. Ve sonra gülümsüyorum ve şöyle diyorum kendi kendime: Sevgili Karadeniz’li kardeşlerimizin hep söylediği gibi, ‘Sıkıntı yok’… Nasılsa yine geliriz.

Divya Beste Dolanay
Ağustos 2011
Not: Fotoğraflar için, rehberimiz Ozan Yıldırım’a ve arkadaşımız Gülgün Engin’e gönülden teşekkürler…

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s