Hayde Hayde Karadeniz…

HAYDE HAYDE KARADENİZ…

Müzik: Sırlarımı Soyledum-Şevval Sam

Sirlarumi söyledum
Dağlara dumanlara
Ben yazarken ağladum
Okurken da sen ağla.…
Saklasun sisler benum
Gözlerimun yaşini…*

Kulağımda hep Karadeniz türküleri var.…
Kerpe’de dalgalı mı dalgalı denizin oluşturduğu mağaralara girip çıkan, koca koca değişik şekillerdeki kayaların üstünde ordan oraya atlarken zevkten kendini kaybeden bir kız çocuğu…
Çok küçükken böyle başlayan Karadeniz aşkım ve keşiflerim, yaşım ilerledikçe, bölgenin biraz daha Doğu’suna doğru yoğunlaşarak ve daha bilinçli bir şekilde devam etti. Her gidişimde beni heyecanlandıran, beni büyüleyen ve her ayrılışımda içimi cız ettiren bir şeyler vardı orada. Karadeniz’e gidemediğim yıllarda bile oradaki ormanların, dağların, yaylaların hayalini kurdum. Eşsiz doğasıyla, bio-çeşitliliğiyle, en basit bir yayla yürüyüşünün bile her adımda size müthiş manzaralar sunduğu, sisli- ıslak yaylalarıyla, çatıları taşlı ahşaptan yapılmış evleriyle, ‘sevdali’, yanık ya da sizi yerinizde oturtmayan Türküleriyle, öğrenilmesi ve ‘tepmesi’ zor (!) horon çeşitleriyle, al al yanaklarla size bakan çocukları, kemençesi, tulumuyla, cinsi bitmez faunasıyla, karalahanadan mıhlamaya pek leziz yemekleriyle, lezzetli çayıyla, mısır ekmekleri, alabalıkları-palamutları-hamsileriyle, becerikli, misafirperver ve çalışkan insanlarıyla, Lazca, Gürcüce konuşmalarıyla, buz gibi krater gölleriyle beni her seferinde baştan çıkarıyor bu Karadeniz. Batı Karadeniz, Trabzon, Rize, Kaçkarlar, Ayder, Fırtına Vadisi, Çoruh derken… Vartavor-Verçenenik bölgesi, Amlakit, Hazındak, Yıldızgöl keşifleri ve ortak tutkuyu paylaşan insanlarla birlikte birbirinden güzel Sal, Pokut, Çat Yaylalarını arşınlamak….**

Her sene biraz daha aşık olduğum bölgenin bu sene en Doğusuna, Machael bölgesine giderek keşiflere bir yenisini daha ekledik. 2001’de Unesco tarafından Bio-rezerv ilan edilen bölge 6 köyden oluşuyor. Maçahel, Gürcüce bilek ve parmaklar anlamına geliyor (“maça” bilek, “hel” el, parmaklar). Köyün ilk yerleşimi itibari ile bir ele benzemesinden dolayı bu adı almış, bileği oluşturan merkez Maçahel (Camili köyü), parmakları oluşturunlar ise diğer 5 köy. Halk Gürcüce konuşuyor ama Türkçe de biliyorlar. Üç tarafı Karçal Dağları ile çevrili, bir tarafı ise Gürcistan’a bakıyor. Kışın tamamıyla kapanan yolların tek çıkış yolu Gürcü sınırı. Bölge halkı tamamen kendi kendine yetmek zorunda, adeta kendi yağında kavruluyor. Türkiye’de başka hiçbir yerde olmayan çalışkan Kafkas arıları, gürgen ağaçlarında karakovanlar, TEMA Vakfı’nın bölgeye ve arıcılık konusundaki katkıları, her sene yapılan Bal ve Arıcılık Festivali bal konusunda bölgeyi eşi bulunmaz bir yöreye dönüştürmüş. Buz gibi Maral Şelalesi’nde yüzmek, minibüsün tepesinde mis gibi açık havada giderken yüzümüzü tokatlayan ‘finduk’ dallarıyla yol almak, ayakkabımdaki ‘Lazy Bones’ yazısını ‘laz bonesi’ olarak yorumlayan kıvrak zekalı rehberimizden bölgedeki ‘ayı’ hikayelerini dinlemek, sisli Gorgit Yaylası’nda hep beraber yoga yapmak, 200 yıllık ağaçların gövdesinin dibinde ‘ağaç olmak’, enerjik ve usta şoförümüz Fiko’nun her an her yerde ellerinin üzerinde yürümesini seyretmek, yaylalarda yürürken her bir adım başı dağlardan fışkıran sulardan kana kana su içmek, ormanların gölgesindeki ‘Karagöller’de sükunete dalmak, yol boyunca böğürtlenler yemek, uçsuz bucaksızlık hissi veren Şavşat Bölgesi’nde gece sobalı bir yayla evine sığınmak ve sabah kahvaltısında ev sahibesinin yaptığı inanılmaz lezzetli ‘kuymak’ı (kaymakla yapılan mıhlama) ile ‘cinsi ne bilmem, adı peynir işte!’ dediği ev yapımı peynirinden yemek..… Sıcacık kültürün olağanüstü güzellikteki doğayla birleştiği saklı bir cennet burası.

Bütün bunların yanı sıra, Karadeniz’de maalesef bazı gözardı edilemeyecek gerçekler de kalbinden vuruyor insanı…Ve ben düşünmeden edemiyorum: Güzelim denizin kenarında boylu boyunca yapılan otoyol ve her geçen yıl bütün şehirlerin alabildiğince çirkin ve çarpık betonlaşması bir yana… Asıl, tüm türküleri ‘sevduğundan’ ayrılma ve tabi dereler üzerine olan Karadeniz’de, bu bölgede yapılmakta olan HES’lerle (Hidroelektrik Santraller) ilgili bir yazıda da sorguladığı gibi ‘Dereler kurursa türküler kime söylenecek, altından su akmayan kemerli köprüler ne olacak?’. HES’lerin yapımıyla, mis gibi derelerin kurutulması, dolayısıyla eşi benzeri olmayan eco-rezervlerin başına gelecekler, ancak ‘yar’ a yazılmış ve aslında biz ‘Karadeniz aşıklarının’ eski Karadeniz’e veda ederken söylemesi gereken türkülerle anlatılabilir… Kısa hayatı boyunca Karadeniz için protestolara katılmış, Çernobil felaketinden de nasibini almış Kazım Koyuncu’nun düzenlemesini yaptığı güzel Gelevera Deresi Türküsü’nde de söylediği gibi;

Koyverdun gittin benu
Allahindan bulasin
Kimse almasun seni
Yine bana kalasun.*

Kimse almasın Karadeniz’i bizden, bize kalsın! Hayde hayde gidip Karadeniz’i bir görün,
güzellikleri henüz elden gitmeden…

Divya Beste Dolanay
Eylül 2009

Fotoğraflar: Burak Dolanay, 2009

*Müzik ve sözler: Şevval Sam- Karadeniz, 2008.

**Bu Karadeniz turumuzda, bir hafta boyunca birlikte yaylalarda, dağlarda gezdiğimiz, malesef 2008’de kaybettiğimiz arkadaşımız Tanju Duru’yu da burada anıyorum…

Not: Bu yazıda yer alan bazı fotoğraflar, Macahel turuna bizimle birlikte katılan arkadaşlarımız tarafından çekilmiştir, onlara teşekkür ederim!

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s