İsviçre Alpleri, Avrupa Yolları
Bir koca yaz boyunca covidden dolayı Türkiye’ye gidemeyince, özlem başımıza vurdu ve o dönemde iki çılgın şey yaptık:
- Telefonla bir ev aldık!
- Avrupa’yı arabayla geçerek Türkiye’ye gittik (ve sonraki her sene tekrarlamaya devam ettik!)
Ben genellikle, bir şeyleri derinden hayal ettiğim, hatta yeni ifadeyle ‘manifest’ ettiğim ve zihin gözümde canlandırdığım anları çok net hatırlıyorum. Türkiye’deki bu ev ve Avrupa yol maceralarımız da işte böyle bir anda tohum oldu hayatımıza.
Avrupa Yolları
Türkiye’ye arabayla gitmeye aslında köpeğimiz Loka için karar vermiştik, onun bu şekilde daha rahat olacağını düşünerek. Öyle de oldu. Her seferinde tüm belgelerini, kontrollerini tamamlayıp, pasaportunu alıp yollara çıktık. Hep onun da kalabileceği oteller, hatta arabalı vapur kamaraları ayarladık. O da bize, müthiş uyumuyla tüm bu yolculuklar süresince teşekkür etti. Hatta bir keresinde, gümrük memuru Kuzey Makedonya sınırında, ‘yanınızda av köpeği var mı?’ diye sorunca, arkada uzun kulakları burnuna karışmış horul horul uyuyan Beagle’ımızı gösterip tüm belgelerini gururla ve heyecanla sunduk. Avrupa’yı gezen en kültürlü gezgin yogi köpek ünvanı alabilirdi sanırım bizimki. Tabi uyumadığı zamanlarda.
Bu yolculuklarda, özellikle doğu ve güneyinde Avrupa’da ayak basmadık yer bırakmadık diyebilirim. Yol üstündeki favorilerimiz, Kuzey Makedonya, Yunanistan, İtalya ve İsviçre. Bunlar, bizim kriterlerimize göre (doğası, insanları ve tabiki yeme-içme kültürü) en etkileyici ülkelerden… Genelde gidiş yolunda, Kuzey Makedonya’nın bahar kokulu eşsiz doğasını içimize çekerek Türkiye’ye ulaşıyoruz. Sonbaharda dönüş yolunda ise, Yunanistan’da yazın son demlerini tüm canlılığıyla yaşayıp; Italya’da trüf mantarlı yemek ziyafetleri ve Parmesan alışverişleri yapıp, tarih kokan sokaklarında dolaşıyoruz. Masalsı bir diyarın, yani İsviçre’nin içinden eve dönüşlerin ve bu zevkli araba yolculuğunun tadına doyamıyoruz.
Yol boyunca tabiki çeşitili maceralar da yaşanıyor, mesela İtalya’dan bineceğimiz vapurun hiç haber verilmeden 1 saat geri alınması ve ucu ucuna yetişmemiz ya da Belgrad’da tüm eşyalarımızla birlikte bir alışveriş merkezinin altına park ettiğimiz arabamıza bomba ihbarı sebebiyle 48 saat ulaşamamamız gibi. Özellikle dönüş yolunda üç kez vapura binmek biraz pahalı, ama hem pratik hem de daha az araba kullanmayı sağlıyor (İlk vapur; Bodrum-Kos; ikinci vapur Kos-Atina ve üçüncü vapur İgumenitsa-Bari) Yolda genelde çok uzun kilometreler yapmayı tercih etmesek de, bazı günler Italya’da kahvaltı, İsviçre’de sabah kahvesi, Fransa’da akşam yemeği ve ertesi gün Almanya’da öğlen yemeği, Belçika’da kahve ve akşam Amsterdam’da yemek şeklinde geçebiliyor!










İsviçre ve Alpler
Önceki senelerde, hep merak ettiğim İsviçre-İtalya sınırındaki, erimiş buzullar sonucu oluşmuş Como ve Lugano göllerini ziyaret etmiştik. Bu sene (maalesef artık köpeğimiz aramızda olmadığı için), hep hayal ettiğimiz İsviçre Alpleri trekking planımızı uyguladık. Yol boyunca yine bize eşlik eden irili ufaklı İsviçre göl manzaralarıyla (minicik ülkede 1500 göl bulunuyor), küçükken seyretmeyi çok sevdiğim çizgi filmdeki o dağlar kızı Heidi’nin yuvarlandığı yemyeşil uçsuz bucaksız tepeler ve Alpler arasından İnterlaken Bölgesi’ndeki turkuaz renkli Brienz Gölü’ne ulaştık. Dağ eteklerindeki bir hafta kadar kalacağımız şalemize (ahşap dağ evi) yerleştik ve 5 gün boyunca bu bölgede trekking yaptık. Her gün, her saat bir başka renge ve güzelliğe bürünen göl manzarasına sahip şalemiz yeni restore edilmiş. Hatta şale sahibinin, biz yer ayırtırkenki ilk sorusu ‘Boyunuz kaç?’ idi! Meğerse evdeki bazı destek kirişleri alçakmış. Burada yaşayanların çoğunlukla evlerini şaleye çevirmiş olduklarını ve bu şekilde iyi gelir kaynağı yarattıklarını görüyoruz.
Bir gün harika bir yürüyüş rotası sırasında orman içinde karşımıza çıkan çok lüks bir otelden göl kenarına inen füniküler ise Avrupa’nın en eski (Giessbach, 1879) dağ füniküleri. Hollanda’da çocuklar 2 yaşında nasıl bisiklete binmeye başlayıp sanki yürür gibi bisiklet kullanıyorlarsa, İsviçre’liler için sanırım aynı şey kayak yapmak için geçerli. O yüzden tabiki her yer kayak merkezi ve teleferiklerle dolu. Bu bölgede trekking de çok popüler olduğu için teleferikler her mevsim çalışıyor.
Heryerden akan şelaleler şıkır şıkır, pırıl pırıl… Sanki dünyada hiçbir kötülük yokmuş gibi kurtarılmış bir diyar burası. Her yerde yürüyüş rotaları var, sadece turist ofisinden bir harita almak yeterli. Yalnız burada en kolay rota bile ormanın derinliklerinde bir maceraya açılabiliyor.. Büyük ihtimalle de, gürül gürül akan bir şelalede ya da ağaçtan heykellerle dolu bir patikadan yürüyerek ulaşılabilen, Alpler’in arasında sıkışmış büyülü bir gölde son buluyor.
İsviçre’de özellikle bulunduğumuz bu bölgede en çok dikkatimizi çeken diğer şeyler ve izlenimlerimiz; her şeyin aşırı pahalı olması, insanların çok kibar, ama çok da kuralcı ve mesafeli olmaları, her yerde yürüyüş yapan ya da dağ bisikleti yapanlar. İsviçre’de kaldığımız bu süreçte, kasabada pek iyi restoran bulamadığımızdan genelde evde yemek yaptık, çok da iyi oldu. Anlayacağınız İsviçre, bizim şu favori ülkeler listesine daha çok eşsiz doğa güzelliği ile girdi!
****
Türkiye ve Hollanda. İki taraf da şu an evimiz, yuvamız. Ve Avrupa, bizi iki yuvamıza da ulaştıran yolları sunuyor tüm cömertliğiyle. Özümüze, içsel huzurumuza ve ruhumuzun şükreden, tatminkar derinliklerine de ulaştırıyor bu yollar bizi..
Bu yaz, gidiş yolunda Slovenya’da trekking ve dönüş yolunda da Corfu Adası’na gitmeyi ümit ediyoruz, bakalım hayaller yine gerçekleşecek mi?
Divya Beste Dolanay
İsviçre, 2025
Fotoğraflar: Beste-Burak Dolanay