Bu yaz başka yaz

       BU YAZ BAŞKA YAZ                               

Divya Beste Dolanay                                                                                                                                                                               Ayvalık-İstanbul 2013

Zeytin ağaçlarıyla dolu etrafım… Kumruların, Ağustos böceklerinin sesi eşliğinde burnuma taze kesilmiş çimenin, serin denizin kokusu geliyor. Ayvalık’da, neredeyse hiç durmayan meltem rüzgarının parmakları sürekli tenimde dolaşıyor. Güzel ülkemin, oksijeni en bol bölgelerinden olan Kaz Dağları’nın katledilmeye başlanan ormanlarının ve o dağların eteklerinde az ileride siyanürle altın aranan Kozak Yaylası’nın mis gibi çamfıstığı ağaçlarının kokusunu pek de alamıyorum artık ama…

images-3Bu yaz başka yaz. Bu yaz, Karadeniz’de köylülerin kendilerini neden yıllardır inşaat araçlarının önüne attığını ve 90 yaşındaki ağaçlara sarılan çevre aktivistinin neden hakim önüne çıkarıldığını daha çok anlayacak kadar, Milli Parklar’daki derelere bile yapılacak HES’lere karşı çıkacak kadar, Yassıada ve Sivriada için vapurlara doluşup denizleri aşacak kadar, Uludağ’da, Kaz Dağları’nda, Sivas’da ve İstanbul’da 3. köprü için katledilen ormanlar için eylem yapacak kadar duyarlı, bilinçli ve çevreci olduğumuz bir yaz.

Bu yaz başka yaz… Bu yaz, bizler ağaçları koruyalım derken, onların fidanlara kıyabıldiklerini gördüğümüz, yaraları sarmaya, yaşanan ağır travmaları sindirmeye çalıştığımız ve tüm adaletsizlikleri, haksızlıkları, ne zamandır görüp de içimizde bastırdığımız o birçok ‘bağzı’ şeyler için artık sessiz kalamayıp kükreyebildiğimiz bir yaz. Artık ateşin sadece düştüğü yeri yakmadığı ve kimin ak kimin kara olduğunun tamamen ortaya çıktığı bir yaz…

Yazlarımın içinden…

Bu yaz, babamın neredeyse 300 sayfaya ulaşmış, ama gözlerinden dolayı  4 sene kadar ara verip tamamlayamadığı-şimdilerde bitirmeye kararlı olduğu- kitabını, hayatı boyunca hiç günlük tutmadan tüm tarih ve detayları hatırlayan hafızasına hayran kalarak ilk kez okuyorum. 1963’ lerden itibaren, 39 yıllık diplomatik ilişkiler ve ilginç anektodlarla dolu iş hayatını, özel yaşamından hatıralarını kaleme aldığı Biyografisini okuyup basıma hazırlıyoruz. Bilgisayarın başında oturmuş, arka planda Türkiye tarihinin de takip edilebildiği anılarını okurken, zihnim garip bir karmaşa içerisine giriyor… Bir yandan bugünlerde yaşadıklarımız gözümün önüne geliyor, bir yandan kendi 39 yıllık hayatımın yazlarından bazı sahneler… Mesela, hiç de öyle dindar bir aile olmamamıza rağmen, küçücük meraklı bir kızken yazları babamın kucağında Ankara’da 9. kattaki dairemizin balkonunda yıldızlar altında otururken O’na, Allah ile ilgili sorular sorduğumu hatırlıyorum. Yaz Ramazanlarında tuttuğum tekne orucunu ve Allah ile, dinle ilgili sorularımı bırakmam sanırım babamın yaşadığı bir olaydan dolayı, bayram namazları için gittiği camiye artık gitmemesine denk gelir.

Yaz tatillerimi annemlerden ayrı geçirmeye karar verdiğimde, 11 yaşımdaydım.  Artık özgürlüğümü ilan edip uçağa atladım ve yalnız başıma belki de bebeklikten beri ilk defa akrabalarımın yaşadığı baba memleketim olan Kıbrıs’a gittim. Orada, bisiklete binmeyi öğrenişim, ilk diskoya gidişim, yıldızların altında arkadaşlarımla bir şezlonga sıkışarak gökyüzünde kayan onlarca yıldızı seyredişimiz ve her gece güneşin doğuşu için sabahlama niyetleri ile her seferinde sabaha karşı uyuyakalmamız unutamadığım anılarım arasında… Yaz tatillerimin bir kısmını da, dedemlerin yazlığında Esenköy’de geçirirdim. Arkadaşlarım denize girerken, ben günde 6 saat keman çalışır, geceleri sahilde yakılan ateşten kıyafetlerimiz is kokarak 11’ e kadar olan iznimize sadık kalmaya çalışarak kuzenimle eve koşardık. Yazlık arkadaşlarımla ağaçlara tırmanarak erik ve kiraz toplaya toplaya bahçelerin içinden ormanlara dalıp sayısız kereler kaybolduğumuz yaz günleri eşsizdi…

Ankara yazlarında ise, zamanımızın çoğunu arkadaşlarımla parklarda çimenlere yatarak geçirirdik. Hala annemin arabasının bagajında duran artık rengi solmuş bordo çizgili yaygımızı ve ev yapımı yemeklerimizi kapıp arabalara doluşarak Ankara yakınlarındaki Eymir ya da Beynam Ormanları’na gidip, köşe kapmacalı, istoplu, yakartoplu piknikler yaptığımız da çok olurdu. Küçükken bazı yazlar gittiğimiz Datça’da geceleri kumsalda yengeç avlarını, Bodrum’da ayağıma batan 32 adet kestane dikeniyle, ayağımı uzatıp oturmak zorunda iken bitirdiğim sayısız kitabı da hatırlıyorum. Annemin yurtdışında geçirdiği ciddi trafik kazası nedeniyle ortaokul mezuniyetime gelemeyişleri, üniversitedeyken her yaz çalışarak ya da staj yaparak para biriktirme çabalarım, bir yaz biriktirdiğim neredeyse tüm parayı tam takım dalgıç kıyafetine harcayıp bir gün tüm kıyafetleri giyerek salona girmemle annemleri şaşırtmam da hatırladığım yaz anıları arasında. Yurtdışında yaşarken attan düşüp omurumu kırdığım yaz, 2 ay hareketsiz yattığım sırada gerçekleşen korkunç 17 Ağustos 1999 Marmara depremi ve benim ‘hareket edemiyorum ama en azından yıkıntıların altında değilim!’ diye düşünerek geçirdiğim, hayatımın belki de en zor yazıydı… Karadeniz’imin taşını toprağını karış karış arşınladığım, yelkenle denizin ve özgürlüğün tadını doyasıya çıkardığım, dünya üzerindeki eşsiz yerleri tükenmek bilmeyen bir iştahla gezdiğim, dağlara tırmandığım, deniz kenarlarında kayadan kayaya atladığım, kamplarda doğayla adeta bütünleştiğim, buz gibi nehirlerle oynaştığım yazlar…. Gözümün önünden geçen bu çoğunlukla doğayla içiçe acı-tatlı yaz anıları, babamın kitabını okurken içimde bir bir yeşeriyor, ama sonra nedense zihnimde 2 ay önceki görüntülerle karışıyor ve memleketin şimdilerdeki hallerini düşündükçe kısa devre yapıyor…

Gezi’nin ayak izleri

Bugün, Gezi Parkı ruhunun ayak izlerini sürüyorum... Işıl ışıl boğazda, vapurla Beşiktaş’a geçerken pek yakınlarda satılan Kızkulesi’ni seyrediyorum, aklıma Haydarpaşa geliyor. Acaba bir gün Topkapı Sarayı ve Galata Kulesini de satarlar mı diye düşünmeden edemiyorum… Beşiktaş vapur iskelesine yaklaşırken, aklıma yüzlerce insanın Toma’larla ve çevik kuvvetle karşılaşmaları geliyor… O günlerde kaldırım taşı kalmayan Gümüşsuyu’nda günlerce kalkmayan barikatların olduğu yerin yakınında dolmuştan iniyorum. Polislerin 2 aydır önünde dikildiği virane hayalet bina AKM’nin ve yine o günlerde kapısında Taksim’e her gelenin alkışlandığı metro durağının yanından ağır adımlarla geçiyorum. Merdivenlerine akşam güneşi vuran, Lobna’nın, Nuray ile Özgür’ün ve birçoklarının hayatının değiştiren, aslında belki de tek güzelliği çınar ve çam ağaçları olan Gezi Parkı’na giriyorum. Biraz aşağıda, belediyenin iftar sofrası ve sahnesi kurulmuş… Polisin her fırsatta söküp dağıttığı anıt taşları önünde adeta nöbet tutan, mütemadiyen duran, fotoğraf çeken insanlar var. Kurumuş çiçekler arasında üzerlerine isimler yazılmış taşları görünce gözlerim dolu dolu yürümeye devam ediyorum. Parkın diğer ucunda gazdan kaçanlara kucak açan Divan Oteli’ni ve yaralananlara kapılarını açan Dolmabahçe Camii’nın uzaktan gözüken minarelerini seyrediyorum… Ilık mı ılık havada, parkın çimlerine yayılıp 2 ay önce buranın nasıl olduğunu hayal etmek ve bu satırları yazmak belki de bu yazın en güzel anılarından… Sonra, o her daim renkli, dinamik ve sık sık gaza boğulan sokakları yokmuşçasına capcanlı, İstanbul’un en sevdiğim yeri olan İstiklal Caddesi’nin içinden Galatasaray’a, çocukları gözaltında olan ailelerin eylem yaptığı yere doğru yürüyorum. Otobüs içinde oturan, ellerinde tüfekle bekleyen, sanki en fazla 19 yaşındaki gençlerden oluşan çevik kuvvetin yanından, gözlerinin içine baka baka ağır adımlarla geçiyorum. Bazıları, otobüsün arkasında ellerinde börek kutuları ile az sonraki iftara hazırlanıyorlar. Üstü başı savaştan çıkmış gibi gözüken Toma’nın yüzü hazır olda, az ileride yerde upuzun kurulmuş ‘Yeryüzü İftar sofraları’na dönük… Ne oldu da bunlar oldu, güzelim memleketimde hep beraber barış içinde, gül gibi özgürce yaşamak varken nasıl buralara kadar geldik?

images-4

Bu yaz, memleketimin meseleleriyle ilgili hiç olmadığım kadar uyanık ve duyarlı olduğum, öğrenmeye, bilgilenmeye açık olduğum, tüm yaşananlardan dolayı kızgın ve üzgün olduğum kadar ümitli, sabırlı ve kararlı olduğum bir yaz. Bu yaz, ‘Eee ne oldu şimdi, bundan sonra ne olacak peki?’ diye soran özellikle büyüklerimize, ‘Artık boyun eğmek yok, uyanma, bilinçlenme, kendi yollarımızla mücadeleye devam etme zamanı. Bizim zamanımız, bizim yolumuz…’ dediğimiz bir yaz. Geleceğin öyle ya da böyle değişimi, dönüşümü getireceğinin sinyallerini, o muhteşem sıcacık yaz gecelerinde, kapkaranlık gökyüzünden akan meteor yağmurları kadar net görebildiğimiz, yeni başlangıçlara tamamıyla hazır olduğumuz bir yaz.

Bu yaz başka yaz.

***

Binanın üstünde dantel,

Meydanda piyano.

Duran adamlar,

Günbegün şaşırtan olaylar,

Gezi ruhunu tarihimize kazıyanlar.

İkinci el pazarlar, boykotlar

Sokakta, parklarda yepyeni hayatlar,

Direnen yürekli gençler, uykusuz geceler…

Orantısız zekalar, Anti kapitalist sofralar

Ama ah bir de o giden canlar…

Kukla polisler, pis tehditler

Satırlı sopalı gruplar,

Beceriksiz komik tweetler!

O duyarsız dillerini,

vicdan yoksunu örümcek kafalarını

alıp gitsinler…

Sevginin olduğu yerde korku ne gezer,

Ümit doğdu bir kez birlik ezer geçer.

Sisin içine biber atan baretlim,

deniz gözlüklüm,

Uyanınca ancak her birimiz,

kaçınılmaz olacak değişim.

Hepimize günaydın! Bu daha başlangıç, mücadeleye devam.

Reklamlar